5 Mayıs 2014 Pazartesi

Teşekkürler KOCAMAN Adam...

Evet şampiyon Fenerbahçe. Bu kadar sıkıntılara, baskılara, maruz kalınan haksızlıklara, hapislere, men edilmelere, ille de o kupayı istemelere, infantinolara, Galatasaraylı bazı yöneticilere, saha kapamalara, sevimsiz, amaçlı hakemlere, bir takım omurgasız medya mensuplarına... vs rağmen 2013-2014 senesinin şampiyonu Fenerbahçe. Bu kadar olumsuzluğa rağmen şampiyon olabilmek gerçekten büyük bir başarı. Peki bu kadar zor kazanılan bir şampiyonlukta emeği geçen oyuncular ve o takımın hem de ilk kez büyük bir kulüp çalıştıran ve daha önce elle tutulur  hiç bir başarısı olmamış teknik direktörü dururken neden bir önceki teknik direktörü Aykut Kocamana teşekkür ediyorum?
Aykut hoca yukarıda saydığım tüm olumsuzlukları bir dalga kıran gibi göğüslemiş ve bunu tek başına yapmıştır, yanında ne bir yönetici ne de metriste yattığından dolayı bir başkan bulabilmiştir. Her seferinde medyanın acımasız sorularına tek başına, korkmadan, ezilmeden, cesurca cevap vermiştir. Hiç kimseden kaçmamış, sözde şike söylemlerine; "eğer suçumuz varsa hemen bir alt lige düşürün bizi diyerek" kıvırmadan dik durarak cevap vermiştir.
                                                                 

 Müthiş bir kadrosu varken Bienvenü ile koca sezonu geçirmek zorunda kalmış ve şu an basit gibi görünen fakat 30 yıldır alınamayan Türkiye kupasını alıp, sezonu ikinci tamamlamıştır. Kadro iyileştirmeleri istediği gibi olmasa da ertesi yıl aynı kupayı yine almış ve uefa kupasında finalin eşiğinden dönmüştür, ligi yine ikinci bitirmiştir, her şey istediğimiz gibi gidiyor derken başkan ile gereksiz bir tartışmanın (içeriğine girmeyeceğim, her haliyle sevimsiz bir olay) neticesinde görevinden ayrılmıştır.
Saha içi, saha dışı duruşuyla tam bir beyefendi olan, futbol bilgisini futbol dahisi! olan Türk vatandaşlarına kanıtlayamamış, ama müthiş bir kadro bırakıp, gelecek senenin transferlerini de raporlamış ve sessizce bir köşeye çekilip kendi kurduğu takımını uzaktan izleyip gıkını çıkarmayan kocaman yürekli adam o, Aykut Kocaman. 
Şampiyonu herkes alkışlar zaten, Ersun Hoca'nın da hakkını yemek değil niyetim, onun da büyük bir emeği ve özverisi var her şeye rağmen kendi takımımı kurucam diye tutturup, düzeni kurulu takımı bozmak gibi bir hata yapmadı, bunlar yadsınamaz asla fakat bence bu şampiyonlukta gizli kahraman o Kocaman adamdır ve ben Aykut hocamıza teşekkür ediyorum, tuğla tuğla örerek kurduğu bu takımdan dolayı... Biz onun bir gün aşık olduğu takımına geri geleceğini biliyoruz, bu sefer tüm istediklerini yapabilir umarım. Onu 2010-2011 şampiyonluğunda nadir olarak gördüğümüz yumruk şovunu yaparken ki haliyle hatırlayacağız.

                                              







11 Aralık 2013 Çarşamba

DÜĞÜN DERNEK...

Aylardır sabırsızca beklediğimiz Düğün Dernek geçtiğimiz cuma gösterime girdi ve ben de hastalık, düğün, ıvır zıvır derken ancak bugün gidebildim. Film başlamadan önce yayınlanan ve insanı ruh hastası eden reklamlar yirmi beşinci dakikasına girmişti ki, tam sinir sahibi olacakken bizim çocuklar imdadımıza yetişti, ne sinir ne keder, bildiğin bir çok sahnede bağıra bağıra güldüm... Evet bağıra bağıra gülüyorsunuz,  bu adamların bugüne kadar yaptıkları tüm işler böyle olmuştu, Düğün Dernekte de böyle oldu...

Bu kusursuz ekibi önce "Çalgı Çengi" sayesinde tanıdık. Çalgı Çengi ile yıllardır ülkenin en sağlam komedi filmini yapmış fakat gerek parasızlık gerek reklamsızlık derken hak ettiği değerin onda birini bile alamamış bu müthiş ekip yine yayında sadece on üç bölüm kalan "Üsküdar'a Giderken" ile reytinge kurban gitmiş, işler tam da bitti dediğimiz esnada tam otuz dokuz bölüm yayınlanan  "İşler Güçler" ile sonunda hak ettiği değeri az da olsa almayı başarmışlardı. Artık bunun üstüne ne yapsalar zaten ciddi bir izleyici kitlesi onları yalnız bırakmayacaktı ve nihayetinde sinemada zar zor yer bulabileceğimiz bir duruma geldik, işte beni ziyadesiyle sevindiren olay da budur, bu çocuklar hak ediyor arkadaş... Filme gelecek olursak;

Öncelikle filmin bulunduğu mekan, kullanılan şive ve espriler o coğrafyanın insanı olarak beni çok mutlu etti ve bu sayede daha çok güldüm, çünkü benim yıllardır duyduğum ağız, komedi olarak karşıma gelmişti. Tipler hep bizim oranın tiplemeleri, teyzeleri, amcaları, halay bile ( ki detay vermek istemiyorum, o sahnede cidden gülme sekansı arttı ) birebir aynı olunca haliyle daha çok etkileniyorsunuz. Sağ olsun Selçuk Aydemir kendi de Sivaslı olduğundan bu yörede film çekmek istemiş ve tam bir Sivas-Tokat filmi yapmış. Film Sivas da geçiyor fakat genel anlamda bir kaç ili kapsayan ve o yörelere özgü espri anlayışı filme çok güzel yerleştirilmiş.

Çok ahım şahım bir konusu olmasa da ( Çalgı Çengi için bunu söylemek mümkün değil mesela, konu ilk sefer için gayet başarılıydı), çok samimi ve sıcak bir köy ve aile havası içerisinde geçiyor film ( son yıllarda hangi Türk filminde konu esas alınmıştır diyeceksiniz ama Selçuk Aydemir ve bizim ekip olunca biraz daha fazla beklenti içinde olunabiliniyor). Bunun dışında ne güzel oyunculuklardı o öyle,  Ahmet Kural yine döktürüyor, mimikler olsun, ses tonlamaları olsun bu adam bambaşka, tek kelimeyle müthiş. Rasim Öztekin için fazla söze gerek bile yok, yılların deneyimiyle o da çok başarılıydı. Bunlar bildiklerimiz fakat benim filmde oyunculuk olarak dikkatimi çeken iki kişi daha vardı. İlki cidden oyunculuğunu çok beğendiğim muallim Saffet rolündeki Barış Yıldız'dı. Yer yer çok ince ve güzel espriler ile filme çok büyük katkı yaptı. İkinci ise bu ikilide benim favorim olan fakat bu filmde hem karakter olarak hem de oyunculuk olarak pek de ileriye gidememiş olan Murat Cemcir'dir. Filmde benim açımdan hayal kırıklığıdır, Nerede Çalgı Çengi'nin Salih'i, Üsküdar'a Giderken'in Oğuz'u nerede Düğün Dernek Çetin, ben beğenmedim kendisini, belki tipi çok açmamıştır diyeceğim ama niyeyse karakter de çok oturmamış üstüne, neyse sağlık olsun, o kadar da olsun artık diyelim, krediniz neredeyse sonsuz arkadaşlar...

Bu arkadaşlar cidden güzel bir ivme yakaladır ve ben burada Selçuk Aydemir, Ahmet Kural, Murat Cemcir, Şinasi Yurtseven...... gibi oyuncuların Yeşilçam'daki Ertem Eğilmez ruhunu yakaladıklarına inanıyorum ve bu ekip bu yüzden çok başarılı işlere imza atıyor ve atmaya da devam edecek.



Son olarak eğer yer bulabilirseniz muhakkak gidip izleyin ve cidden gülün....




2 Kasım 2013 Cumartesi

Yolcu

Bu sene tiyatro mevsimi açılsa da bir an evvel Haldun Taner'e koşup o sıcak atmosferde birbirinden güzel oyunları seyretsek diye bekliyorduk ki  araya giren pek çok koşturmacalı işlerimizden dolayı sezonu Toros Canavarı ile geç açabildik. Haldun Taner'i de özlemişiz, her ne kadar sahnesi küçük de olsa ayrı bir sempatikliği vardır ve ben her oyunu büyük bir mutlulukla seyrederim Haldun Taner'de, hele usta işi bir oyun varsa ve güzel oyunculuklarda eklendiğinde tadından yenmez olur.
Bu haftaki oyuna yer bulamayız kaygısıyla bir kaç hafta öncesinden ayırttığımız biletleri alıp gittik. Nazım Hikmet'in "Yolcu" isimli oyunuydu ve ben ilk defa Nazım Hikmet'in yazdığı bir tiyatro oyununu izleyecektim, bunun için de ayrıca heyecanlıydım. Oyuna girmeden oyuncu kadrosuna şöyle bir göz attık, Bahtiyar Engin, Aslıhan Kandemir, Mehmet Avdan ve Gün Koper'i görünce keyfimiz iki kat arttı.


Perde açıldı ve harika bir dekor ile karşılaştık, fırtına, tipi, her yer kar, kara kış, uğultular, kurt ulumaları, iki katlı ahşap bir ev , yanan bir soba, gaz lambaları, eski bir çok eşya vs... Dekor beni inanılmaz etkiledi ki zaten kışı seven biri olarak ister istemez o ambiyansın içine girdim. Yağan kara, arkada hareket eden trene, telgraf direklerine ve daha bir çok ayrıntıya da ustaca değinilmiş. Ben oldum olası dekor takıntılıyımdır, dekor iyiyse, gerçekçilik de o denli iyi olur benim gözümde.

Konu 1921 yılının kış aylarında ücra bir kasabanın tren istasyonunda geçmektedir. Korkunç bir yalnızlık içindeki istasyon şefi, onun karısı ve makasçının hikayesini anlatır oyun, üçü de yalnızdır hem birbirlerine hem dış dünyaya karşı, neredeyse hayalleri bile kalmamıştır, tek iletişim araçları telgraf direklerinin de devrilmesi ile  hayata tamamen umutsuzca bakmaktadırlar. Harpten dolayı ufak bir yara alıp izne çıkmış olan asker, bu yalnız insanların evlerine uğrar ve onlara tamamen kopmuş oldukları dünyadan haberler verir ve bir takım olaylar ile devam eder hikaye...


Oyunculukları da oldukça başarılı buldum. İstasyon şefi'nin eşi (Aslıhan Kandemir) ve atlıyı (Gün Koper) çok beğendim. Bir ara sahne gereği çorba içen Gün Koper tüm izleyicilerin iştahını kabarttı, o nasıl iştahlı çorba içmektir öyle, ekmeği hem bandı, hem doğradı, iki kase çorbayı afiyetle yedi, ee tabi kaç günlük yoldan gelmiş aç bir asker de öyle yerdi zaten :)

Oyun bir kaç hafta daha gösterimde kalacak, tiyatro severlere güzel oyunculuklar, güzel bir hikaye, muhteşem bir dekor ve ambiyanstan dolayı tavsiye ederim...

29 Ekim 2013 Salı

Benim Dünyam..

Uzun zamandır vizyona girmesini beklediğim ve vizyona girdiği andan itibaren ilk hafta içerisinde izleyeceğim diye kendime söz verdiğim bir filmdi 'Benim Dünyam'. Nitekimde öyle oldu. 25 Ekim'de vizyona girmesiyle 26'sında kendimizi sinemada bulmamız bir oldu.Film başlarken 'Black' adlı filmden............. yazısı dikkatimizi çekti ancak cümleyi tam okuyamadık esinlenilmiştir diye tahmin edip izlemeye koyulduk.
Film aldı bizi sürükledi götürdü.Öncelikle o engelli olarak nitelendirdiğimiz insanların diğerlerinden farklı olma duygusunu, o çırpınışı ve bununla beraber gelen hırçınlığı film çok güzel yansıtıyor. Engellilerin en başta aileleri tarafından kabullenilmesi zor bir hayatı olduğunu gözler önüne seriyor.
'Ela' 2 yaşında geçirdiği bir hastalık sonucu görme ve işitme yetisini kaybediyor. Bunun sonucunda oldukça zorlu yıllar onu bekliyor. Hayata 1-0 yenik başlasa da kızımız büyüyüp 8 yaşına geldiğinde Mahir Hoca ile hayatının kesişmesi büyük bir şans oluyor.8 yaşına geldiğindeki o hali, o küçük sarışın kız harikalar yaratıyor filmde. Boyundan büyük işler başarmak bu olsa gerek. Ekranlarda bir süre görmeye alıştığımız Muhteşem Yüzyıl'ın küçük Mihrimah Sultan'ı o. (Melis Mutluç)


Ve Mahir Hoca ile bu küçük kızın tanışması sonucu öyle bir duyguya sokuyorlar ki insanı,ağlamamak için kendinizi kassanız dahi çok uzun sürmüyor. Mahir Hoca'nın ablasının da görme ve işitme engelli oluşu,bunun sonucunda akıl hastanesine yatırılıp orada hayatını yitirmesi hocamızın görme ve işitme engellilere kendisini adamasına yol açıyor. Dolayısıyla Ela'nın da sonunun öyle olmaması için ona olağanüstü bir emek harcıyor. Sonra aralarında gelişen o bağlılık hissi;Mahir Hoca ona tam anlamıyla ışık oluyor,yol gösterici oluyor. Hatta onu Üniversiteye bile sokuyor.Filmin detaylarına girmeden yazmaya çalışsam da şu an kendimi alıkoyamıyorum sanırım :)

Gelelim diğer filmimiz 'Black' e.

Sinemadan çıkıp eve geldiğimde 'Benim Dünyam' için izlenimlerimi yazma kararı aldım ancak bunu 'Black' filmini izlemeden yapamazdım. 'Black' 2005 Hindistan yapımı bir film. Başrol oyunculuğunu Rani Mukherjee üstlenmiş. İzlemeye başladığımda şaşkınlıktan filme ilk dakikalarda konsantre olamadım. Çünkü vaktim Benim Dünyam ile arasında fark aramakla geçti. Olmadı. Hiç bir fark yoktu.Tüm replikler dahi aynıydı. Hatta Beren Saat'in saç şeklinden tutun da Rani Mukherjee'nin saç şekline kadar hiç bir fark yoktu.
Bir süre sonra fark aramayı bırakıp filmin seyrine bıraktım kendimi. Etkileyiciydi. Aynı gün içerisinde aynı filmi iki kez izlemiş bulundum :) Biraz araştırınca aslında o filme girerken yazan yazının 'Black adlı filmden uyarlanmıştır' olduğunu anladım. Bizim insanımız kara çalmayı çok iyi başarıp filme hemen 'çakma' film olarak yaftayı yapıştırsa da ben Uğur Yücel'in öyle bir duruma düşmeyeceği kanısındaydım. Sonuç olarak da uyarlama yapılmış. Uyarlamanın sözlük anlamı Bknz: Bir eseri çevrildiği dilin konuşulduğu toplumun yaşayışına,inançlarına uyarlama.
'Black'i izlemeye başladığımda arada fark arama çabalarımın yersiz olduğunu anladım. Tabi ki birebir olacaktı.Aradaki tek fark da zaten 'Benim Dünyam'ın Türk duygusallığıyla hissini bize geçirmesiydi. Belki de ilk olarak onu izlemiş olduğum için bende bu hissi uyandırmış da olabilir bilemiyorum.Her iki filmde izlenmeye değer. Bir daha olsa bir daha izlerim listesinde yer alıyorlar benim için. Epey zamandır Türk yapımcıların kendisini adadıkları 'imkansız aşk,filmin sonunda ölen kız' temasından sıkılan ve soluk almak isteyenler için birebir. 

24 Ekim 2013 Perşembe

American Horror Story

Korku filmleri, oyunları, dizileri hep ilgimi çekmiştir, muhakkak hepsini bir şekilde takip etmeye çalışırım. Bugüne kadar çok iyileri de olmuştur, idare edenleri de ama niyeyse benim için bu kategoride çok kötü diye bir seçenek olmamıştır, türe olan aşırı ilgimden dolayı başarısız bir yapım bile olsa bir şekilde ondan haz alacak bir nokta bulabiliyorum. Kaldı ki günümüzde insanları korku filmleri ile korkutmak eskiye nazaran daha zor bir hale geldi, siz ne kadar zaman, dev bütçeler ayırsanız da, harika bir hikaye, kurgu, görsellik oluştursanız da karşınızda cin olmuş- veya kendini öyle sanan- ve gittiği her korku filminde gülmekten yarılan- veya öyle davranan- yeni bir nesil olduğundan dolayı bu kategoride takdir edilmek bir hayli zorlaştı. Bu bakımdan korku temalı her yapıma saygı duyarım ve benden her zaman bir geçer not alırlar. Korku dizilerinde de son zamanlarda çok başarılı işlere imza atılıyor, buna son örnek de American Horror Story'dir.



American Horror Story: The Murder House ilk sezona biraz klasik ama bomba bir şekilde 2011 yılında giriş yaptı. Konu kısaca eşini aldatan Ben, aldatılan ve düşük yapan Vivien ve sorunlu ergen kızları Violet ile tekrar düzenlerini kurmak üzere taşındıkları malikanede başlarına gelen cidden gerilimli olayları içeren ve her bölüm için bünyede merak uyandıran bir yapıya sahip. Sürekli gerilim ve bazen dumur olunan anlar da cabası öyle ki evin ergen kızı Violet'in ilerleyen bölümlerde bir gerçeği öğrendiği sahne çok sağlam dumur sebebidir. Dizi ortalama on-on iki  bölüm sürüp bitiyor, yeni sezona farklı bir kurgu fakat aynı oyuncularla devam ediyor.



İkinci sezonun gelmesini bir hayli beklemiştim, haliyle merak da ediyorsunuz ikinci sezon ilk sezon gibi etkileyebilecek mi yoksa ilk sezonun kaymağını mı yiyecek diye düşünürken, American Horror Story: The Aslyum ilk sezondan çok daha sağlam bir şekilde giriş yaptı. Aslında benim bu yazıyı yazmamdaki asıl etken de ikinci sezondur, yine çok sağlam bir kurgu, harika bir mekan, aynı fakat daha da harika oyunculuklar ile tanıdık yüzler ve cidden sıkıntı raddesinde gerilim ve korku öğesi ile beni benden almıştır. İkinci sezon ise tımarhane de geçiyor ki varın siz düşünün nasıl bir gerilim var.
Tam aylardır nerede bu üçüncü sezon derken geçtiğimiz günlerde yine çıkageldi sevgili AHS. Henüz üçüncü sezonu izlemedim ama çok iyi biliyorum ki bu dizide de çok sağlam gerim gerim gerilicem. Sonuç olarak bu türe merak duyan tüm arkadaşlara bu diziyi şiddetle tavsiye ediyor, çok sağlam gerilim garantisi veriyorum...


22 Ekim 2013 Salı

Kürk Mantolu Madonna

Evinizin kitaplığına şöyle bir baktığınızda okunmuşlar, en kısa sürede okunacaklar, belki okurum diye alınıp ama sittin sene okunmayacak olan kitaplar, bir de hakkında sürekli iyi duyumlar aldığınız ama okumayı sürekli ertelediğiniz, kendi kendinize söz verseniz de uzunca bir zaman okuyamadığınız eserler vardır. İşte Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sı benim için öyle bir kitaptır. Rafta ne zaman göz göze gelsek içim hep sızladı ve hafif bir vicdan azabı ile söz şunu bitireyim seni de okuyacağım dedim durdum ve nihayet bu şahane eseri bir çırpıda okudum. Keşke bu kadar gecikmeseymişim, aslında bu kitabı okumayan bir ben kaldığımdan bu bir tavsiye değil, böyle değerli yazarların başyapıt eserleri pek bekletmeye gelmiyormuş minvalinde bir ders olsun diyerekten yazıyorum.


Romana gelince, ana karakterimiz melankoli ve güvensizlik içerisindeki Raif Bey'dir, hem kendine hem de çevresine olan bu melankolikliği iş için gittiği Berlin'de de devam etmekteyken bir gün bir resim sergisinde karşılaştığı tablodaki bir bayan resmine olan hayranlığının her geçen gün artması ve tablodaki bayan (Maria Puder) ile tanışması ile gelişen olayların giderek derinleştiği bir hikayedir. Sabahattin Ali'nin harika anlatımı ve yalın dili ile akıp gitmesi de cabasıdır. Bu anlatımın kusursuzluğu sayesinde Raif Bey'in melankolikliği de güvensizliği de özlemleri de hayalleri de aşkı da size ait, sizin duygularınız ve bunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
İlk başlarda Maria Puder'in hayata ve Raif Bey'in aşkına karşı nihilizmi beni hafiften gıcık etmedi değil ama kitabın sonunda insanın burnunun direğini sızlatan, içini acıtan olaylar silsilesi sonrası Maria Puder'e haksızlık etiğimi anladım, fazla spolier içerikli yazmayayım diyorum ama utanmasam hikayeyi anlatacağım şimdi. Kitap biterken gözlerdeki nemlilik kaçınılmazdır, bir süre kendine gelememek de sanırım.






Bizim kız Brenna Maccrimmon

Brenna Maccrimmon'u ilk dinlediğimde kendisinin türk olmadığını anlayamadan ( ki farketmek zor olabiliyor), sesinin güzel ve bir o kadar da etkileyici olması dikkatimi çekmişti. Daha sonra aslen kanadalı olup, tam bir balkan müziği ve dilleri hayranı olduğunu öğrendim ve bu derece güzel türkçe konuşup, bu kadar tatlı bir sesle birçok türkümüzü söylediğini öğrendiğimde de kendisinin hayranı oldum.Aynı zamanda Baba Zula ile bir çok eseri seslendirmiştir ki Fatih Akın'ın yönettiği İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek adlı filmde de söylediği ve anonim bir eser olan Ben Bir Martı Olsam benim çok sevdiğim parçalarından biridir.


1980'lerin başlarında etnik müzikoloji dersleri alırken yerel türk müzisyenlerle tanışıyor ve onlardan bağlama bile öğreniyor, zaten türk müziğine olan ilgisi de bu dönemde başlıyor. Tüm bunların yanı sıra çok sempatik, alçakgönüllü, şirin bir hanımefendidir kendisi. Kendisinden bol bol trakya yöresine ait parçalar dinlemek mümkündür öyleki Elveda Rumeli dizisinin bir çok parçası da Brenna Hanım'dan. Konuyu bitirirken şu aralar sık sık dinlediğim parçasını da sizinle paylaşayım, gözlerinizi kapatıp Brenna Maccrimmon'ın güzel sesine bırakın kendinizi.