29 Ekim 2013 Salı

Benim Dünyam..

Uzun zamandır vizyona girmesini beklediğim ve vizyona girdiği andan itibaren ilk hafta içerisinde izleyeceğim diye kendime söz verdiğim bir filmdi 'Benim Dünyam'. Nitekimde öyle oldu. 25 Ekim'de vizyona girmesiyle 26'sında kendimizi sinemada bulmamız bir oldu.Film başlarken 'Black' adlı filmden............. yazısı dikkatimizi çekti ancak cümleyi tam okuyamadık esinlenilmiştir diye tahmin edip izlemeye koyulduk.
Film aldı bizi sürükledi götürdü.Öncelikle o engelli olarak nitelendirdiğimiz insanların diğerlerinden farklı olma duygusunu, o çırpınışı ve bununla beraber gelen hırçınlığı film çok güzel yansıtıyor. Engellilerin en başta aileleri tarafından kabullenilmesi zor bir hayatı olduğunu gözler önüne seriyor.
'Ela' 2 yaşında geçirdiği bir hastalık sonucu görme ve işitme yetisini kaybediyor. Bunun sonucunda oldukça zorlu yıllar onu bekliyor. Hayata 1-0 yenik başlasa da kızımız büyüyüp 8 yaşına geldiğinde Mahir Hoca ile hayatının kesişmesi büyük bir şans oluyor.8 yaşına geldiğindeki o hali, o küçük sarışın kız harikalar yaratıyor filmde. Boyundan büyük işler başarmak bu olsa gerek. Ekranlarda bir süre görmeye alıştığımız Muhteşem Yüzyıl'ın küçük Mihrimah Sultan'ı o. (Melis Mutluç)


Ve Mahir Hoca ile bu küçük kızın tanışması sonucu öyle bir duyguya sokuyorlar ki insanı,ağlamamak için kendinizi kassanız dahi çok uzun sürmüyor. Mahir Hoca'nın ablasının da görme ve işitme engelli oluşu,bunun sonucunda akıl hastanesine yatırılıp orada hayatını yitirmesi hocamızın görme ve işitme engellilere kendisini adamasına yol açıyor. Dolayısıyla Ela'nın da sonunun öyle olmaması için ona olağanüstü bir emek harcıyor. Sonra aralarında gelişen o bağlılık hissi;Mahir Hoca ona tam anlamıyla ışık oluyor,yol gösterici oluyor. Hatta onu Üniversiteye bile sokuyor.Filmin detaylarına girmeden yazmaya çalışsam da şu an kendimi alıkoyamıyorum sanırım :)

Gelelim diğer filmimiz 'Black' e.

Sinemadan çıkıp eve geldiğimde 'Benim Dünyam' için izlenimlerimi yazma kararı aldım ancak bunu 'Black' filmini izlemeden yapamazdım. 'Black' 2005 Hindistan yapımı bir film. Başrol oyunculuğunu Rani Mukherjee üstlenmiş. İzlemeye başladığımda şaşkınlıktan filme ilk dakikalarda konsantre olamadım. Çünkü vaktim Benim Dünyam ile arasında fark aramakla geçti. Olmadı. Hiç bir fark yoktu.Tüm replikler dahi aynıydı. Hatta Beren Saat'in saç şeklinden tutun da Rani Mukherjee'nin saç şekline kadar hiç bir fark yoktu.
Bir süre sonra fark aramayı bırakıp filmin seyrine bıraktım kendimi. Etkileyiciydi. Aynı gün içerisinde aynı filmi iki kez izlemiş bulundum :) Biraz araştırınca aslında o filme girerken yazan yazının 'Black adlı filmden uyarlanmıştır' olduğunu anladım. Bizim insanımız kara çalmayı çok iyi başarıp filme hemen 'çakma' film olarak yaftayı yapıştırsa da ben Uğur Yücel'in öyle bir duruma düşmeyeceği kanısındaydım. Sonuç olarak da uyarlama yapılmış. Uyarlamanın sözlük anlamı Bknz: Bir eseri çevrildiği dilin konuşulduğu toplumun yaşayışına,inançlarına uyarlama.
'Black'i izlemeye başladığımda arada fark arama çabalarımın yersiz olduğunu anladım. Tabi ki birebir olacaktı.Aradaki tek fark da zaten 'Benim Dünyam'ın Türk duygusallığıyla hissini bize geçirmesiydi. Belki de ilk olarak onu izlemiş olduğum için bende bu hissi uyandırmış da olabilir bilemiyorum.Her iki filmde izlenmeye değer. Bir daha olsa bir daha izlerim listesinde yer alıyorlar benim için. Epey zamandır Türk yapımcıların kendisini adadıkları 'imkansız aşk,filmin sonunda ölen kız' temasından sıkılan ve soluk almak isteyenler için birebir. 

24 Ekim 2013 Perşembe

American Horror Story

Korku filmleri, oyunları, dizileri hep ilgimi çekmiştir, muhakkak hepsini bir şekilde takip etmeye çalışırım. Bugüne kadar çok iyileri de olmuştur, idare edenleri de ama niyeyse benim için bu kategoride çok kötü diye bir seçenek olmamıştır, türe olan aşırı ilgimden dolayı başarısız bir yapım bile olsa bir şekilde ondan haz alacak bir nokta bulabiliyorum. Kaldı ki günümüzde insanları korku filmleri ile korkutmak eskiye nazaran daha zor bir hale geldi, siz ne kadar zaman, dev bütçeler ayırsanız da, harika bir hikaye, kurgu, görsellik oluştursanız da karşınızda cin olmuş- veya kendini öyle sanan- ve gittiği her korku filminde gülmekten yarılan- veya öyle davranan- yeni bir nesil olduğundan dolayı bu kategoride takdir edilmek bir hayli zorlaştı. Bu bakımdan korku temalı her yapıma saygı duyarım ve benden her zaman bir geçer not alırlar. Korku dizilerinde de son zamanlarda çok başarılı işlere imza atılıyor, buna son örnek de American Horror Story'dir.



American Horror Story: The Murder House ilk sezona biraz klasik ama bomba bir şekilde 2011 yılında giriş yaptı. Konu kısaca eşini aldatan Ben, aldatılan ve düşük yapan Vivien ve sorunlu ergen kızları Violet ile tekrar düzenlerini kurmak üzere taşındıkları malikanede başlarına gelen cidden gerilimli olayları içeren ve her bölüm için bünyede merak uyandıran bir yapıya sahip. Sürekli gerilim ve bazen dumur olunan anlar da cabası öyle ki evin ergen kızı Violet'in ilerleyen bölümlerde bir gerçeği öğrendiği sahne çok sağlam dumur sebebidir. Dizi ortalama on-on iki  bölüm sürüp bitiyor, yeni sezona farklı bir kurgu fakat aynı oyuncularla devam ediyor.



İkinci sezonun gelmesini bir hayli beklemiştim, haliyle merak da ediyorsunuz ikinci sezon ilk sezon gibi etkileyebilecek mi yoksa ilk sezonun kaymağını mı yiyecek diye düşünürken, American Horror Story: The Aslyum ilk sezondan çok daha sağlam bir şekilde giriş yaptı. Aslında benim bu yazıyı yazmamdaki asıl etken de ikinci sezondur, yine çok sağlam bir kurgu, harika bir mekan, aynı fakat daha da harika oyunculuklar ile tanıdık yüzler ve cidden sıkıntı raddesinde gerilim ve korku öğesi ile beni benden almıştır. İkinci sezon ise tımarhane de geçiyor ki varın siz düşünün nasıl bir gerilim var.
Tam aylardır nerede bu üçüncü sezon derken geçtiğimiz günlerde yine çıkageldi sevgili AHS. Henüz üçüncü sezonu izlemedim ama çok iyi biliyorum ki bu dizide de çok sağlam gerim gerim gerilicem. Sonuç olarak bu türe merak duyan tüm arkadaşlara bu diziyi şiddetle tavsiye ediyor, çok sağlam gerilim garantisi veriyorum...


22 Ekim 2013 Salı

Kürk Mantolu Madonna

Evinizin kitaplığına şöyle bir baktığınızda okunmuşlar, en kısa sürede okunacaklar, belki okurum diye alınıp ama sittin sene okunmayacak olan kitaplar, bir de hakkında sürekli iyi duyumlar aldığınız ama okumayı sürekli ertelediğiniz, kendi kendinize söz verseniz de uzunca bir zaman okuyamadığınız eserler vardır. İşte Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sı benim için öyle bir kitaptır. Rafta ne zaman göz göze gelsek içim hep sızladı ve hafif bir vicdan azabı ile söz şunu bitireyim seni de okuyacağım dedim durdum ve nihayet bu şahane eseri bir çırpıda okudum. Keşke bu kadar gecikmeseymişim, aslında bu kitabı okumayan bir ben kaldığımdan bu bir tavsiye değil, böyle değerli yazarların başyapıt eserleri pek bekletmeye gelmiyormuş minvalinde bir ders olsun diyerekten yazıyorum.


Romana gelince, ana karakterimiz melankoli ve güvensizlik içerisindeki Raif Bey'dir, hem kendine hem de çevresine olan bu melankolikliği iş için gittiği Berlin'de de devam etmekteyken bir gün bir resim sergisinde karşılaştığı tablodaki bir bayan resmine olan hayranlığının her geçen gün artması ve tablodaki bayan (Maria Puder) ile tanışması ile gelişen olayların giderek derinleştiği bir hikayedir. Sabahattin Ali'nin harika anlatımı ve yalın dili ile akıp gitmesi de cabasıdır. Bu anlatımın kusursuzluğu sayesinde Raif Bey'in melankolikliği de güvensizliği de özlemleri de hayalleri de aşkı da size ait, sizin duygularınız ve bunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
İlk başlarda Maria Puder'in hayata ve Raif Bey'in aşkına karşı nihilizmi beni hafiften gıcık etmedi değil ama kitabın sonunda insanın burnunun direğini sızlatan, içini acıtan olaylar silsilesi sonrası Maria Puder'e haksızlık etiğimi anladım, fazla spolier içerikli yazmayayım diyorum ama utanmasam hikayeyi anlatacağım şimdi. Kitap biterken gözlerdeki nemlilik kaçınılmazdır, bir süre kendine gelememek de sanırım.






Bizim kız Brenna Maccrimmon

Brenna Maccrimmon'u ilk dinlediğimde kendisinin türk olmadığını anlayamadan ( ki farketmek zor olabiliyor), sesinin güzel ve bir o kadar da etkileyici olması dikkatimi çekmişti. Daha sonra aslen kanadalı olup, tam bir balkan müziği ve dilleri hayranı olduğunu öğrendim ve bu derece güzel türkçe konuşup, bu kadar tatlı bir sesle birçok türkümüzü söylediğini öğrendiğimde de kendisinin hayranı oldum.Aynı zamanda Baba Zula ile bir çok eseri seslendirmiştir ki Fatih Akın'ın yönettiği İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek adlı filmde de söylediği ve anonim bir eser olan Ben Bir Martı Olsam benim çok sevdiğim parçalarından biridir.


1980'lerin başlarında etnik müzikoloji dersleri alırken yerel türk müzisyenlerle tanışıyor ve onlardan bağlama bile öğreniyor, zaten türk müziğine olan ilgisi de bu dönemde başlıyor. Tüm bunların yanı sıra çok sempatik, alçakgönüllü, şirin bir hanımefendidir kendisi. Kendisinden bol bol trakya yöresine ait parçalar dinlemek mümkündür öyleki Elveda Rumeli dizisinin bir çok parçası da Brenna Hanım'dan. Konuyu bitirirken şu aralar sık sık dinlediğim parçasını da sizinle paylaşayım, gözlerinizi kapatıp Brenna Maccrimmon'ın güzel sesine bırakın kendinizi. 


İsim Şehir Bitki / Yılmaz Özdil


Uzun zaman çok satanlar listesinde gözüme çarpan ama bir türlü almaya fırsat bulamadığım bir kitaptı benim için. Yılmaz Özdil yazılarını takip etmeye çalıştığım bir yazar. Kitabını okuma istediğimde buradan geliyor. Geçenlerde kendimi kütüphaneye attım.Aslında bu kitabı tamamen unutmuşum niyetim Oya Baydar'ın 'O Muhteşem Hayatınız' kitabını almaktı. Onu bulamayınca bıraktım kendimi raflar arasına. Yılmaz Özdil'in kitabı çıktı karşıma. Hemen aldım raftan ve bulunduğum yerde karıştırmaya başladım. Kitabın ilk cümlesi beni etkilemişti bile. 'Cumhuriyet dediğin nevresim takımı değildir,gazeteden biriktirdiğin kuponlarla vermezler.'Kitabımla ayrıldım kütüphaneden. Okumaya doyamadığım kitaplardan biri haline geldi. Hemen bitmesin diye bıraktığım ama meraktan çok geçmeden elime aldığım bir kitap. Bir çok bölümden oluşuyor. Günlük hayatımızda gördüğümüz ama belki gözardı ettiğimiz şeyleri yüzümüze vuruyor Özdil. 'Bak bu da var,bunlar da oluyor haberin var mı?' diyor. Kitabın siyasi yanı olsa da Özdil'in söyledikleri ülkemizde olmayan şeyler değil. Yalnızca yaşanılan ama yorumlanmayan ya da yorumlanmaktan kaçınılan şeyleri önümüze seriyor. Dili de oldukça yalın. Kitabı okurken yazarla sohbet ediyor duygusu uyandırıyor. Kalın bir kitap (435 sayfa) olmasına rağmen nasıl ilerlediğinizi anlamadan bir oturuşta yarısına gelinen bir kitap. Bunun da dilinden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Kesinlikle okunmalı derim. Çayınla, kahvenle balkonun da keyif yaparken okumaya başladığında karşında biri oturuyor duygusu uyandırıyor adeta :) Uzun zamandan beri böyle keyifli kitap okumamıştım. Darısı Oya Baydar'ın başına... İyi okumalar..